Sağlık hakkı, anayasal güvence altına alınmış en temel insan haklarından biridir. Bireylerin sağlıklarına kavuşmak amacıyla başvurdukları özel hastaneler ve hekimler, tıbbi müdahaleleri gerçekleştirirken hukukun ve tıp biliminin emrettiği kurallara sıkı sıkıya uymak zorundadır. Ancak uygulamada; yanlış teşhis, hatalı ameliyat, eksik tedavi, yanlış ilaç verilmesi veya ameliyat sonrası bakımın yetersizliği gibi nedenlerle hastaların bedensel veya ruhsal zarara uğradığı, hatta hayatlarını kaybettiği vakalarla sıklıkla karşılaşılmaktadır. Tıp hukukunda “malpraktis” (tıbbi uygulama hatası) olarak adlandırılan bu durum, zarar gören hastanın veya vefatı halinde yakınlarının, kusurlu hekime ve özel hastaneye karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakkını doğurur.
Hukuki Nitelik: Vekalet Sözleşmesi ve Hekimin Özen Borcu
Özel hastaneler ve hekimler ile hasta arasındaki hukuki ilişki, kural olarak Türk Borçlar Kanunu (TBK) kapsamında “Vekalet Sözleşmesi” hükümlerine tabidir. (Estetik ameliyatlar, lazer epilasyon veya diş protezi gibi sonucun garanti edildiği istisnai durumlar ise “Eser Sözleşmesi” olarak değerlendirilir). Yargıtay içtihatlarında istikrarla vurgulandığı üzere, vekalet sözleşmesinde vekil (hekim), yöneldiği sonucun (iyileşmenin) mutlak surette elde edilmemesinden sorumlu tutulamaz; zira tıpta her zaman kesin bir iyileşme garantisi verilemez. Ancak hekim, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı tıbbi işlemlerin ve davranışların özenli olmamasından doğan zararlardan tam anlamıyla sorumludur.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin E. 2016/7094, K. 2019/3740 sayılı emsal kararında hekimin özen borcunun sınırları şu şekilde çizilmiştir: “Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır”. Hekim, asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmaları (tahlil, tetkik, konsültasyon) yapmak ve en emin yolu seçmekle yükümlüdür.
Aydınlatılmış Onam (Informed Consent) ve İspat Yükü
Tıbbi malpraktis davalarında en sık karşılaşılan ihlallerden biri, hastanın tıbbi müdahale öncesinde yeterince aydınlatılmamasıdır. İç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa Biyotıp Sözleşmesi’nin 5. maddesi ve Hekim Etiği Yönetmeliği’nin 26. maddesi uyarınca; sağlık alanında herhangi bir müdahale, ancak ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde onay vermesinden sonra yapılabilir.
Yargıtay uygulamasına göre, hastanın sadece matbu bir evrakı okumadan imzalaması veya ameliyata salt rıza göstermesi hukuken geçerli bir onam sayılmaz. Hastaya; hastalığının durumu, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı, olası riskleri ve komplikasyonları anlaşılır bir dille izah edilmelidir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin E. 2015/42946, K. 2018/6144 sayılı kararında açıkça belirtildiği üzere; “Salt yapılacak işleme rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir”. Eğer hekim veya hastane, hastayı olası riskler (örneğin ameliyat sonrası bacakta his kaybı veya sinir zedelenmesi riski) konusunda aydınlattığını ispat edemezse, tıbbi müdahalede hiçbir teknik hata olmasa dahi, sırf aydınlatma eksikliği nedeniyle tazminat ödemekle yükümlü tutulur.
Komplikasyon mu, Malpraktis mi? Bilirkişi İncelemesinin Önemi
Tıbbi tazminat davalarının en kritik aşaması, meydana gelen zararın hekimin kusurundan (malpraktis) mı, yoksa tıbbın doğası gereği her türlü özene rağmen önlenemeyen ve öngörülemeyen bir riskten (komplikasyon) mi kaynaklandığının tespitidir. Yargıtay, tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonucun değişmemesi veya beklenen bir komplikasyonun gerçekleşmesi halinde doktorun sorumlu tutulamayacağını kabul etmektedir.
Ancak bir durumun “komplikasyon” olarak nitelendirilip davanın reddedilebilmesi için, bu tespitin uzman ve donanımlı kurullar tarafından yapılması şarttır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin E. 2015/12091, K. 2016/9241 sayılı kararında; hastanın bel fıtığı ameliyatı sonrası vefat etmesi olayında, Adli Tıp Kurumu’nun “olay komplikasyondur” şeklindeki gerekçesiz ve yetersiz raporuna dayanılarak davanın reddedilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. Yargıtay, bu tür durumlarda üniversitelerin tıp fakültelerinde görevli, akademik kariyere sahip uzmanlardan oluşan 3 kişilik bilirkişi heyetlerinden, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli, gerekçeli rapor alınması gerektiğini hüküm altına almıştır. Aynı şekilde, zararın hastanın geçirdiği önceki bir trafik kazasından mı yoksa hatalı ameliyattan mı kaynaklandığının (illiyet bağı) net olarak belirlenemediği durumlarda da detaylı heyet raporu alınması zorunludur.
Maddi ve Manevi Tazminat Taleplerinin Kapsamı
Hatalı tıbbi müdahale sonucunda zarara uğrayan hasta, TBK hükümleri çerçevesinde maddi ve manevi tazminat talep edebilir.
Maddi Tazminat: Hastanın yanlış tedavi nedeniyle yapmak zorunda kaldığı ek tedavi masrafları, revizyon ameliyatı giderleri, çalışamadığı dönemdeki kazanç kaybı ve kalıcı bir sakatlık oluşmuşsa meslekte kazanma gücü kaybı (işgöremezlik) tazminatı talep edilebilir. Hastanın vefatı halinde ise, geride kalan yakınları (eş, çocuk, anne, baba) cenaze giderlerini ve müteveffanın maddi desteğinden yoksun kalmaları nedeniyle “destekten yoksun kalma tazminatı” talep edebilirler.
Manevi Tazminat: Yanlış teşhis veya hatalı ameliyat nedeniyle hastanın çektiği fiziksel acı, ruhsal çöküntü ve yaşama sevincindeki azalma manevi tazminatın konusunu oluşturur. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, manevi tazminat miktarının belirlenmesinde hakkaniyet ilkesinin gözetilmesi gerektiğini, hükmedilecek tutarın zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirebilecek tatmin duygusuna ulaşacak düzeyde olması gerektiğini vurgulamaktadır. Ölümle sonuçlanan veya ağır ihmal içeren vakalarda, mahkemelerin düşük manevi tazminatlara hükmetmesi Yargıtay tarafından açık bir bozma sebebi yapılmaktadır.
Özel Hastanenin Müteselsil Sorumluluğu ve Organizasyon Kusuru
Özel hastaneler, bünyelerinde çalıştırdıkları hekimlerin ve yardımcı sağlık personelinin (hemşire, anestezi teknikeri vb.) kusurlarından dolayı “adam çalıştıranın sorumluluğu” ve sözleşmeye aykırılık hükümleri gereğince hekimle birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. Hastane yönetimi; ameliyathane koşullarının uygunluğu, enfeksiyon riski (septik ortam), cihazların bakımı ve organizasyon eksiklikleri gibi konularda doğrudan kusurlu kabul edilir. Örneğin, aydınlatılmış onam formlarının usulüne uygun alınması sistemini kurmayan veya ameliyat sırasında gerekli cihazları (kalp masaj aleti, monitör vb.) hazır bulundurmayan hastane yönetimi, organizasyon kusuru nedeniyle doğrudan tazminat yükümlüsü olur.
Sonuç
Tıbbi hatalardan doğan sorumluluk davaları, insan hayatı ve vücut bütünlüğü gibi en yüce değerleri konu alması sebebiyle hukukun en hassas alanlarından biridir. Yargıtay içtihatları, hekimlerin ve özel hastanelerin sorumluluğunu “en hafif kusur” ilkesine dayandırarak hastaları geniş bir koruma şemsiyesi altına almıştır. Hekimin tıbbi standartlara uygun davranma, hastayı gecikmeksizin tedavi etme ve en önemlisi hastayı olası tüm riskler konusunda “aydınlatma” yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüklerin ihlali neticesinde doğan maddi ve manevi zararlar, kusurlu hekim ve organizasyon sorumluluğu bulunan özel hastane tarafından müteselsilen tazmin edilmek zorundadır. Bu tür uyuşmazlıklarda, alanında uzman akademik heyetlerden alınacak denetime elverişli bilirkişi raporları, davanın kaderini belirleyen en temel ispat aracıdır. Vücut bütünlüğüne yönelik saldırıların ceza hukuku boyutunu ise kasten yaralama suçunda sınırlar, ağırlaştırıcı haller ve şikayetten vazgeçme yazımızda incelemiştik.
Emsal Yargıtay Kararlarının Tam Metinleri
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2016/7094, K. 2019/3740
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca, davalı-… avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacılar, davacı … ile …’nın oğlu ve davacı …’nın kardeşi olan …’nın 20.01.2012 tarihinde davalı hastaneye hemoroid sorunun tedavisi için gittiğini, davalı doktor tarafından muayene edildiğini ve davalı doktorun ameliyat edeceğini belirterek mütevefa …’nın karşı odaya geçmesini söylediğini, kısa bir süre sonra odaya girip çıkanlar olduğunu, davacı …’nın odaya girdiğinde doktorların kalp masajı yaptıklarını gördüğünü ve akabinde …’nın vefat ettiğini, ameliyat için hazırlık yapılmadığını, anestezi uygulanırken damar yolu açılmadığını, hastanın monitöre bağlanmadığını, kalp masaj aletinin ameliyat yerinde bulunmadığını ve sonradan getirildiğini, narkoz ve anestezi uzmanın ameliyat sırasında hazır bulunmadığını, ayrıca aydınlatma ve onam alınması yükümlülüğünün yerine getirilmediğini ileri sürerek ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davacı baba … için 7.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatı ile 50.000,00 TL manevi tazminatın, davacı anne … için 7.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatı ile 50.000,00 TL manevi tazminatın, davacı kardeş … için 30.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, davacı … tarafından davalı hastaneye ödenen 650,00 TL hastane masrafının davalı … … Tıp hastanesinden ödeme tarihi olan 20.01.2012 tarihinden itibaren işleyecek ticari temerrüt faizi ile tahsilini istemişler; bilahare maddi tazminat taleplerini ıslah etmişlerdir. Davalı hastane, ufak ve kısa süreli ameliyatların septik odası adı verilen yerde yapılabildiğini, hastanın yaşı ve kısa süreli bir cerrahi işlem olması, iyi fiziki muayene ile herhangi bir tetkik yapılmadan dahi ameliyat yapılabileceğini, olayda bir kusur bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini dilemiş; davalı doktor davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, davanın davalı …’ya yönelik açılan davanın reddine, davalı hastaneye karşı açılan maddi tazminat davasının kabulü ile 47.869,33 TL’nin olay tarihi 20/01/2012’den itibaren yasal faiziyle birlikte davalı … Tıp Sağlık Hizmeti AŞ’den alınarak davacılar … ve …’ye verilmesine, (… için 24.378,61 TL, … için 22.840,72 TL, tedavi gideri 650,00 TL olarak), davalı hastaneye karşı açılan manevi tazminat davasının kısmen kabulü ile 26.000,00 TL’nin olay tarihi 20/01/2012’den itibaren yasal faiziyle birlikte davalı … Tıp Sağlık Hizmeti AŞ’den alınarak davacılar …, … ve …’e verilmesine, (… için 10.000,00 TL, … için 10.000,00 TL, … için 6.000,00 TL olarak), fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar ve davalı hastane tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Davacıların temyiz itirazlarının incelenmesinde; davacılar eldeki dava ile mütevefa …’nın davalı hastanede davalı doktor tarafından gerekli ameliyat hazırlığı yapılmaksızın ve önlem alınmaksızın uygun olmayan koşullar altında, aydınlatıcı onam yükümlülüğü yerine getirilmeden ameliyat edilmesi sırasında vefat etmesi nedeni ile maddi ve manevi tazminat istemişlerdir. Mahkemece, alınan bilirkişi raporları doğrultusunda davalı Dr. …’nın kusurunun bulunmadığı, aydınlatma yükümlülüğü açısından tüm sorumluluğun davalı … hastanenin organizasyon hatasından kaynaklandığı gerekçesi ile davalı doktor hakkında açılan davanın reddine, davalı hastane hakkında açılan davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dava, davalı … hastane ve doktorun vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırılık olgusuna dayanmaktadır. Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK 321/1 md). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, BK 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Önemli bir diğer düzenleme de “Avrupa Biyotıp Sözleşmesi” dir. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.” Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekimin Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” Bu düzenlemelerde aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında Mahkemece, davalı doktorun bir kusuru bulunmadığı, ancak tıbbi müdahalenin hukuka uygunluk şartlarından aydınlatma şartının yerine getirilmediği, bu eksikliğin hastane yönetiminin organizasyon kusurundan ya da tıbbi müdahaleyi yapan hekimin hastane yönetimince istenilen gereklilikleri yerine getirmemesinden kaynaklanabileceği, tıbbi bilirkişi raporlarında tıbbi müdahalede bir hata olmadığının işaret edilmesinin bu açıdan tazminat sorumluluğunu engellemekle birlikte aydınlatma eksikliği nedeniyle tazminat yükümlülüğünü engellemediği gerekçesi ile davalı doktor hakkındaki davanın reddine, davalı hastane hakkındaki davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda hastane yönetiminin hastaların aydınlatılması ve rızasına ilişkin olarak gerekli kurallara uyması konusunda hekimleri bilgilendirmesi gerektiği, bunun yapılmamasının organizasyon hatası olarak değerlendirilmesi gerektiği, bu takdirde hekimin değil hastanenin tazminat sorumluluğu bulunduğu, somut olayda da hastanenin matbu formlar ile aydınlatma sistemi kurduğunun anlaşılması nedeni ile sorumluluğun hastanede olduğu yönünde görüş bildirilmiştir. Ne var ki; yukarıdaki açıklamalar ışığında aydınlatma yükümlülüğünün asıl olarak hekimin üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Dosya kapsamından aydınlatmanın makul bir süre önce yapılmadığı, hastaya düşünmesi için makul bir süre verilmediği, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği anlaşılmakta olup, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesinden her iki davalının da sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece, aydınlatıcı onam yükümlülüğünün yerine getirilmesinden hekim ve hastanenin birlikte sorumlu olduğu kabul edilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. 3-Manevi tazminat miktarının belirlenmesi kural olarak hakimin takdirindedir. Kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakim bu hakkını Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde açıklanan hakkaniyet ilkesine uygun olarak kullanmalıdır. Manevi tazminatın miktarı belirlenirken kişilik hakkına saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranı, sıfatı, iştigal ettikleri makam ile diğer sosyal ve ekonomik durumları dikkate alınmalı, her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşullar bulunabileceği gözetilerek,takdir hakkını etkileyebilecek nedenler karar yerinde denetime elverişli biçimde ve objektif olarak gösterilmelidir. Manevi tazminat davaları sonucunda hükmedilecek para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirebilecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bu para bir ceza olmadığı gibi hükmedilecek manevi tazminatla bu malvarlığı zararlarının karşılanması da amaçlandığından tazminat miktarının onun amacına göre belirlenmesi gerekir. Bu nedenle, takdir edilecek miktar elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Tüm bu bilgiler ışığında somut olay irdelendiğinde; davalı doktor tarafından gerçekleştirilen müdahale sırasında davacının oğlu ve kardeşi olan …’nın vefat ettiği, mütevefanın söz konusu müdahale öncesinde gerektiği şekilde aydınlatılmadığı nazara alındığında, takdir edilen manevi tazminat miktarının, meydana gelen zararın ağırlığı karşısında, manevi huzuru gerçekleştirmeye yeterli bulunmadığı, yaşanan olayın özellikleri ve olayın oluş şekli nazara alındığında, takdir edilen manevi tazminat miktarının az olduğu anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, mahkemece daha yüksek oranda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu husus da bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan birinci bent gereğince, davalının temyiz itirazlarının reddine, ikinci ve üçüncü bentte yazılı nedenlerle temyiz edilen hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, aşağıda dökümü yazılı 3.784,02 TL. kalan harcın davalı-…’nden alınmasına, peşin alınan 1.261,50 TL harcın davacılara iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21/03/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2016/26430, K. 2019/10268
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, 03.08.2010 tarihinde sağ el parmağındaki ağrı şikayetiyle davalı hastaneye müracaat ettiğini, davalı ortopedi uzmanı Dr. … tarafından birden fazla kez ameliyat edildiğini, yapılan dikkatsiz ve tedbirsiz ameliyatlar neticesinde uğradığı kalıcı bedensel zarar sonucu meslekte kazanma gücünü kaybettiğini ileri sürerek; 10.000,00 TL maddi tazminatın ilk ameliyatın yapıldığı, 04.08.2010 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, 40.000,00 TL manevi tazminatın ilk ameliyatın yapıldığı 04.08.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı hekimin işini gerektiği gibi dikkat ve özenle yapmaması sonucu uğradığı zarardan hekim ile birlikte hastanesinde sorumlu olduğu iddiası ile eldeki davayı açmıştır. Mahkemece, alınan Adli Tıp Kurumu raporunda; ameliyatların endikasyonlarının ve uygulama şekillerinin tıbben doğru olduğu, bu tür ameliyatlardan sonra söz konusu klinik şikayetlere neden olan bulgularda tam düzelme olmayabileceği, davalı hekim tarafından hastaya fizik tedavi önerildiği cihetle; davalı hekimin uygulamalarının tıp bilimince genel kabul görmüş ilke ve kurallara uygun olduğu, dolayısıyla ilgili hekime atfı-kabil kusur bulunmadığı tespit edilmediği, belirlenmiş, mahkemece itiraz red edilip bu rapor esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. (BK 386-390) (TBK 502.506) Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranma zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK 321/1 md) (TBK 400). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafifte olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat bekleme hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, BK 394/1(TBK 510) maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya bakılacak olursa; mahkemece Adli Tıp Kurumu raporu esas alınarak hüküm verilmiş ise de, alınan raporda davacının sağ elini kullanamamasına, davalı tarafından yapılan ameliyatların mı, yoksa davacının geçirdiği trafik kazasının mı neden olduğu hususunda yeterli açıklamayı içermemektedir. Bu nedenle mahkemece, davacının itirazlarını karşılar şekilde, üniversitelerin tıp fakültelerinde görevli konusunda uzman öğretim görevlilerinden oluşturulacak üç kişilik bilirkişi heyetinden taraf ve yargı denetimine elverişli rapor aldırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 29,20 TL harcın davacıya iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21/10/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/42946, K. 2018/6144
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. Davalı, hastanın ameliyatı ve ameliyat sonrası gelişen bacak ağrılarının teşhis ve tedavisi için şirket hekimleri ve diğer sağlık çalışanları tarafından her türlü özen ve ihtimamın gösterildiğini, dava konusu olayda kurumun bir kusur ve sorumluluğu bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, eldeki dava ile davalı hastanede yapılan ameliyat sırasında yardımcı personel olarak çalışanların gerekli özeni göstermemesi nedeni ile bacağını hissetmediğini ileri sürerek maddi ve manevi tazminat talep etmiştir. Davalı, herhangi bur kusurlarının bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiş; mahkemece, alınan adli tıp raporu ve bilirkişi raporu doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet ilişkisidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yolu seçmek gerekir. Gerçekten de hasta mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt yapılacak işleme rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği’nin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Somut olayda alınan Adli Tıp raporunda ve bilirkişi heyet raporunda operasyon sırasında gerekli önlemler alınmış olmasına rağmen riskin tamamının ortadan kaldırılamayabileceği, bu durumun ameliyat sırasında her türlü özene rağmen oluşabilecek herhangi bir kusur ya da ihmale izafe edilemeyen komplikasyon olduğu bildirilmiştir. Mahkemece, 30.3.2010 tarihli celsede tanık olarak dinlenen ve davacının ameliyatı sırasında anestezi uzmanı olarak görevli bulunan Nurcan Öztürk Yumuk “Davacıya bu ameliyattan önce bu tür bir sonucun doğabileceğini yazılı ya da sözlü iletmemiş olabilirim sanırım iletmedim ancak bundan sonra tüm hastalara iletiyorum” şeklinde beyanda bulunmuştur. O halde mahkemece, bu konuda ispat külfetinin davalıda olduğu hususu dikkate alınarak ve adı geçen tanık beyanı da gözetilerek tedavi yöntemi konusunda aydınlatma külfetinin yerine getirilip getirilmediğinin değerlendirilmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/05/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/11729, K. 2016/9861
Taraflar arasındaki maddi manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde temyiz eden davacı vekili avukat … geldi. Karşı taraftan gelen olmadığından onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, 16.09.2007 tarihinde düşerek kolunu kırması ile davalı şirketin işlettiği hastaneye tedavi amacıyla gittiğini, ortopedi doktorunun muayenesi sonucu kendisine iğne yapıldığını ve iğne yapılır yapılmaz o anda sağ ayak bileğinin düştüğünü, topallamaya başladığını, bacağında oluşan güç kaybı nedeni ile davalının sorumlu olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla, 20.000TL manevi 10.000TL maddi tazminatın faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine dair 21.05.2012 tarihli kararının davacı tarafından temyizi üzerine, Dairemizce hüküm davacı yararına bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, yine davanın reddine karar verilmiş; hüküm, yine davacı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, temyiz eden davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Dava, davacıya davalının işlettiği hastanede hatalı enjeksiyon yapılması nedeniyle oluşan hasar nedeniyle istenilen maddi-manevi tazminata ilişkindir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet sözleşmesidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yolu seçmek gerekir. Gerçekten de hasta mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK 510.md(Eski BK 394. md) hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt yapılacak işleme rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği’nin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Somut olayda, dosyaya kazandırılan adli tıp raporu ve üniversite öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetinden alınan raporda olayın komplikasyon sınırları içinde kaldığı belirtilerek davalının sorumlu olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca bilirkişi raporunda, işlemi yapan doktorun işlemle ilgili hastasını bilgilendirmesinin tıbbi kurallara uygun olduğu da belirtilmesine karşın, az yukarıda belirtilen şekilde, davacının yapılan enjektör öncesi, enjektörün komplikasyonları konusunda bilgilendirildiğine ilişkin aydınlatılmış onam düzenlendiği davalı tarafça ispat edilememiştir. Vekil özenle davranma zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. O nedenle davalı hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafifte olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. O halde, mahkemece bu yön gözetilerek uygun miktarda manevi tazminat takdiri gerekirken, davanın tümden reddi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. SONUÇ: (1) nolu bentte belirtilen nedenle kararı temyiz eden davacının sair itirazlarının reddine, 2-İkinci bentte açıklanan nedenle, temyiz edilen kararın davacı yararına BOZULMASINA, 1350,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07/04/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/12091, K. 2016/9241
KARAR Davacılar, murisleri … davalı hastanede bel fıtığı ameliyatı olduğunu ancak şikayetlerin geçmemesi üzerine iki gün sonra yeniden revizyon ameliyatı olduğunu, bu ameliyat sırasında yapılan çeşitli hatalar nedeniyle murislerinin ameliyattan bakıma muhtaç çıktığını ve yaklaşık bir sene sonra çektiği acılara dayanamayarak vefat ettiğini ileri sürerek, maddi manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır. Davalı, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine, karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir. Dava, tedavi sırasında yapılan hatalar sonucu uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesi istemine ilişkindir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet sözleşmesidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Mahkemece, dosyaya kazandırılan ve hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 21.08.2013 tarihli raporunda, hastada gelişen durumun komplikasyon olduğu belirtilerek, davalıya kusur atfedilmediğinden, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içerisinde bulunan Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2015/788 Esas 2015/3379 Karar sayılı ilamı ile işbu davaya dayanak yapılan adli tıp raporu ile ilgili olarak “İstanbul Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 21/08/2013 tarihli ve 2013/3430 sayılı raporunda gerçekleşen ölüm olayı ile revizyon ameliyatı arasında illiyet bağı kurulmasına karşın ölüm olayının şüphelilerin kusuru bulunmadan gelişen komplikasyon sonucu gerçekleştiğinin kabul edilmesi, keza aynı raporda oksijen saturasyon probunun ameliyat sırasında arızalanmasının veya arızalı olması ile ölüm olayı arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığına ilişkin değerlendirme yapılmaması, yine müteveffanın ikinci ameliyata hazır olup olmadığına ilişkin değerlendirme yapılıp yapılmadığı ile onay formunun alınıp alınmadığı hususlarında değerlendirme yapılmaksızın yetersiz rapora dayanılarak şüpheliler haklarında kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verildiği dikkate alındığında, 5271 sayılı Kanun’a uygun bir soruşturmanın bulunmadığı bir durumda, anılan Kanun’un 160. maddesi ve diğer maddeleri uyarınca soruşturma yapmasını sağlamak maksadıyla itirazın kabul edilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden…” denildiği gözönüne alındığında ise bahsi geçen adli tıp raporunun yetersiz olduğu açıktır. O halde, mahkemece, bu konuda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir Üniversiteden, aralarında konularında uzmanların bulunduğu, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, adli tıp raporundaki bahsi geçen eksiklikleri de açıklayıcı, dava konusu olayda davalıya atfı kabil bir kusur olup olmadığı hususunda, nedenlerini açıklayıcı, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalının kusurlu olup olmadığının belirlenmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu yön göz ardı edilerek, eksik incelemeye dayanılarak, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. 2-Bozma nedenine göre, davacıların sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenle hükmün temyiz eden davacılar yararına BOZULMASINA, 2.bent gereğince davacıların sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 1350,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacılara ödenmesine, peşin alınan 27,70 TL harcın istek halinde temyiz eden davacılara iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 31/03/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
İlgili Yazılarımız
- Kasten Yaralama Suçunda Sınırları Anlamak: Ağırlaştırıcı Haller ve Şikayetten Vazgeçmenin Hukuki Sonuçları
- Hukuk ve Ceza Yargılamasında Dijital Dönüşüm: WhatsApp ve Telegram Kayıtlarının Delil Niteliği
Kaynakça
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2016/7094, K. 2019/3740
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2016/26430, K. 2019/10268
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/42946, K. 2018/6144
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/11729, K. 2016/9861
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/12091, K. 2016/9241